Bu Dünyadan Bir Tandoğan Abi Geldi Geçti…

Tandoğan abiyi ilk defa 1991 yılı sonbaharında, 18 yaşında yeni mezun bir Sağlık Memuru olarak atandığım Erzincan’da Sağlık Müdürlüğünün Mali İşler Şubesinde çalışırken tanıdım. Hemen her şeyde yeni ve acemi olduğum bir dönemdi. Gurbet, evlilik, memuriyet, sosyal ve ekonomik mücadele, nereden bakarsanız taze ve ürkek bir haldeyken. Tayin işlerinden sonra her ay elden maaş almaya gittiğimiz Sağlık Müdürlüğünde kara yağız Anadolu delikanlısı olan Tandoğan abiden dostluk ve kolaylıktan başka bir şey görmedim. O yüzden benim için hep Tandoğan abi oldu, acı haberi aldığımda da gerçekten abimi kaybetmiş gibi sarsıldım.

Kaderin güzel bir cilvesi olarak, 2000 yılında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tekrar yollarımız birleşti. Bu sefer aynı kurumda müdür ve müdür yardımcısı olarak çalışmak da nasip oldu. Zaten bildiğim Tandoğan abi özünde hiç değişmemiş, gelişip güçlenmiş, yöneticilik deneyimini yükseklere taşımıştı. Ekibini bir Başbakan edasıyla yönetir, alanında uzmanlıklarına itimat ederek değer verir, dışarıdan gelen olumsuzluklara karşı korur ve gözetirdi. Güvenini kazanmak bolca çaba ve çalışmayı gerektirirdi ama onaylandıktan sonra yaşattığı konfor ve özgürlüğe değer bir fedakarlıktı. Takım oyununu iyi bilen, takımını tatlı ve kararında sertlikte yöneten bir liderdi.

Birlikte çalıştığımız yıllar içinde, yürüttüğüm projelerin ihale aşamalarında hiç bir zaman ima yoluyla bile olsa yönlendirmesine, kurum zararına yol açan firma tercihlerine şahit olmadım. Tam aksine, bütün imkanların kurum lehine olabilmesi için daha sert pazarlığa çalıştığını çok gördüm. Bu konudaki sağlamlığı benim ve ekip arkadaşlarımın daha da güçlü ve kararlı olmasına, psikolojik üstünlüğü yaşamasına yol açtı.

Personel istihdamı gibi konularda kullandığı zararsız ve adil küçük inisiyatiflerinde dahi yüksek performans beklentisini hiç düşürmediğini, sırf referans olduğu için bu kişileri ekstra fazla çalışmaya zorladığını ve kimseye söylenecek bir laf bırakmadığını da gördüm ve şahit oldum.

Sağlık yönetim sisteminin alt üst olduğu yıllarda, tecrübeli hastane yöneticilerinin hallaç pamuğu gibi araştırmacı unvanı ile sağa sola savrulduğu zamanlarda dahi vakarından ve devlete karşı olan tutumundan bir şey kaybetmedi Tandoğan abi. Bazı arkadaşlarımızın yapılan haksızlıklar karşısında üzülüp hastalandığı ve hatta kalp krizi geçirerek vefat ettiği dönemlerdi o günler. Sırf icazetli birilerine makam yerleri açabilmek için ülke çapında bütün hastane yöneticileri iğdiş edilip bırakılmıştı. Yere düşürülse de değerinden bir şey kaybetmeyen altın gibi özel kalmayı başardı ve zaten bir süre sonra tekrar taltif edilerek göreve çağrıldı Tandoğan abi. Kurum ayırmaksızın, nerede ihtiyaç duyuldu ise, nerede yardımı istenmiş ise mütevazi bir halle gitti ve en güzel şekilde görevini icra etti.

Normalde futbolla ilgilenmeyenlere itici gelen takım taraftarlığı bile Tandoğan abiye nedense yakışıyor ve onun şahsında tatlı bir tutku gibi duruyordu. Futbolu dahi ekip kaynaşmasında aracı yapabilen, yıllarca devam eden mesai dışı halı saha organizasyonlarına devam eden birisiydi. Bulunduğu resmi ortamlarda imkan ölçüsünde yaptığı kaçamak renk tercihleri ise bilenleri gülümseten bir canlılık eseriydi.

Tandoğan abiyi tek kelimeyle en güzel ifade eden kavram nedir diye sorsalar tereddütsüz VEFA derdim. Çünkü ondaki vefa ve dostluk seviyesi diğer bütün özelliklerini gölgede bırakacak kadar yüksekti. Zaten onu sevenleri de bağlayan en sağlam ve sarsılmaz ilişki vefadan geçiyordu. Tandoğan abi ile çalışırken meşru bir sıkıntısı olup da ondan yardım ve anlayış göremeyen insan yoktur sanıyorum. Çalışma arkadaşlarına olan şefkat ve desteği her zaman bilinir ve dualarla anılır. Ondaki vefanın en güzel kanıtı, cenaze namazının kılındığı Ataşehir Mimar Sinan Camisine gelen yüzlerce yakını, iş arkadaşı, memur ve amirlerinin; İmamın “Hakkınızı helal eder misiniz?” sorusuna karşılık, hüzünle ama coşkuyla haykırdıkları “Helal Olsun!” nidaları olmuştur. Nasıl içten ve gürül gürül bir seslenişti o ikrarlar…

Evet, sevgili Tandoğan Alpaslan abi hepimizin dahil olduğu dünya imtihanında süresini tamamlayarak emanetini sahibinin elçisine teslim ederek gitti. Biz kalanlara ise vefa dolu erdemli bir hayatın güzelliğini gösterdi. Yüreklere dokunmanın, Allah rızası için çalışmanın ve insanlara hizmet etmenin örnekliğini bıraktı. Değerli Hanımına, iki tatlı kız evladı ile damat ve torunlarına tertemiz başarı ve güzelliklerle dolu bir mazi hediye etti. Yüce Allah, Tandoğan abimizi rahmetiyle karşılasın, her kulda olabilecek hata ve kusurlarını affederek, ailesiyle Cennetinde buluşmayı nasip etsin. Biz kendisinden razı idik, Allah’ta razı olarak sevdiği kullar zümresine katsın. Ruhuna El-Fatiha! Amin…




Aşılmayan Kırmızı Çizgimiz Kaldı mı?

2 yılı aşkın süren Gazze olayları ve katliamlar serisi ile hem batılı ülkelerin, hem de halkı  Müslüman yönetimleri kukla ve gafil ülkelerin bütün foyaları meydana çıktı. Hümanist söylemlerinin, evrensel değerlerinin, BM ve AB orjinli örgütlerinin, İslam etiketli birliklerinin tamamen siyonizmin emrinde ve esaretinde olduğu ortaya çıktı.

Filistin ve Gazze konulu hamasette meydanı kimseye bırakmayanlar Güney Afrika kadar hakşinas, yıllardır savaşla yıpratılan Yemen kadar yiğit ve cesur olamadılar. İki devlet bir millet diye bildiğimiz ülkeler siyonistleri en vahşi zamanlarında bile petrolsüz bırakmamaya yemin etmiş gibi istikrarlı desteklediler.

İsrail ile önce inkar edilen ticaretimiz, sonra itiraf edilerek savunuldu, kamuoyunda karşılık bulamayınca kağıt üzerinde bitirilen, aracı ülke ve şirketler üzerinden sürdürülen utancımız olmaya devam etti.

Katliam serilerini durdurmak bir yana aç bırakılan mazlumlara bir çuval un gönderemez hale getirildik. Savaş suçu adına işlenmedik bir eylem bırakmayan katiller sürüsü için, mermi ve bombalarının karşısında Müslüman Gazze’lilerin varlığı yeterli sayıldı. Onların hasta, yaşlı, kadın, çocuk, bebek, engelli, sağlıkçı, gazeteci vs olmaları zerre kadar fark etmedi. Betondan konutlara, okullara, hastanelere, camilere olduğu gibi naylon ve kumaşlardan yapılmış çadırlara bile ayrım yapmadan bomba yağdırmaya diri diri yakmaya ve parçalayarak öldürmeye devam ettiler.

Gazze tamamen yıkıma uğradıktan sonra işledikleri savaş suçlarını örtercesine dayatılan barış planı bile azgın saldırılarına ve açlığa zorlayan izolasyonlarına engel olmadı. Aksine Hamas’ın elinden alınan rehinelerden sonra rahat ve pervasız saldırmaya başladılar.

Türkiye olarak kınamanın her türlüsünü cesurca icra eyledikten sonra, barış planı kapsamında garantör olduğumuz pozisyonda etkisiz ve çaresiz görüntümüz kahır sebebimiz oldu maalesef. Halbuki garantör devlet deyince Kıbrıs çıkarmasında olduğu gibi en kısıtlı şartlara rağmen destanlar yazabilen, dosta güven düşmana korku salabilen bir duruma ulaşacağımızı sanıyorduk. Düştüğümüz zillet halinin şekli yerine adı değişti sadece. Garantör eziklerden oluverdik. Bırakın İsrail’in saldırılarını durdurmayı, içimizde bulunan ve düzenli olarak katliamlara katılarak gelen çifte vatandaşlı hainleri Vatandaşlık Kanunu 29. madde c) fıkrasındaki açık hükme rağmen TC vatandaşlığından kovamadık, insanlık karşıtı suçları için yargılayamadık!

Filistin ve Gazze konusunda İslam dünyasının yaşadığı rezaletin acısını sindiremeden Sudan katliamları ile sarsıldık. Sudan’da siyonizmin saldırı uşaklığına soyunan körfez ülkelerinin de vahşette efendilerinden geri kalmadığını gördük.

Aslında bütün bu olayların kökeninde Müslümanların sahipsizliği, lidersizliği, bölünüp parçalanarak gayri Müslim şer odaklarının doğrudan veya taşeron yönetimlerinin elinde kahreden esareti yatıyor. O yüzden hem haçlı ve siyonist saldırılarına karşı korunmasız maruz kalıyor hem de kendi içlerinde yoldan çıkan grup ve yönetimlere karşı disiplin sağlayamıyor. 3000-3500 yıllık Yahudiliğin dini temsil makamı var, 2000 yıllık Hristiyanlığın mezhepleri dağınık olsa da Papalık gibi çoğunluk temsilcisi var ama bunlardan çok daha genç ve diri olan İslam dininin liderliği, tam yetkili istişare ve şura yapılanması neden yok? Bizim Türk Devletler İşbirliği Teşkilatı gibi suya sabuna dokunmayan, aciz ve etkisiz Arap işbirliği teşkilatı gibi kalan İslam İşbirliği Teşkilatını falan kimse örnek göstermesin! Müslümanları uyuşturmak için kurulmuş, kınamaktan öteye diş bile gösteremeyen birlikler, İslam’ın izzetini ve dirayetini asla karşılayamaz.

Müslümanların korunması için askeri çözüm ve caydırıcı önlemler sağlayamayan, Çin gibi ülkelerde yaşanan zulümleri sorgulayamayan, Myanmar’a imdat eyleyemeyen, azgın ve şımarık terör devleti israil’in keyfine göre saldırmalarını önleyemeyen bütün devlet ve organizasyonlar İslam’dan uzak ve eksiktir! Kepli ve cüppeli Rahip ve Papazların karşısına takım elbise ve kravatla oturan müftülerimizin hiç mi kalbi sızlamadı?

Dünyada İslam’ın izzetini koruyacak bir makam olsaydı, Papayı “Taleal Bedru” kasidesi okuyarak karşılayan Müslüman ve Hristiyan kadınlar korosu şaklabanlığına sessiz kalır mıydı? İslam’ı ve Kelime-i Tevhit gibi mühürlenmiş değerlerini babasının malı gibi tahrif ederek değiştirme cüretinde olan devlet adamları, Besmele ile kilise açan idareciler bu kadar pervasız takılır mıydı?

Velhasıl aşılmadık kırmızı çizgimiz kaldı mı? Neye kıymet verdiysek yerlere düşüren ve üzerinde eşekler gibi tepinen alçak siyonistler ve onların paralı/gönüllü uşakları yüzünden bir türlü normale dönemiyoruz, normali düşünüp konuşamıyoruz! Bütün İslam ülkelerinde farklı hurafeler, dayatmalar, putçuluğu aşan uygulamalar dine zorla monte edilmeye çalışılıyor. Emirle hutbeler okutuluyor! Lawrens artığı yöneticiler eliyle, İslam’ın kalbi sayılan beldelerde her geçen gün yeni rezaletlere imza atılarak sınırlar ve sabırlar zorlanıyor. Güya dindar bilinen TV kanallarımızda bile batıl ve İslam öncesi tanrılara dua edilerek şirkin normalleşmesine, zihinlerin bulanmasına hizmet ediliyor!

Daha ne diyelim? Bizi bize bırakma Ya Rabbi!…




Ormanlarımızı Korumayı Gerçekten İstiyor muyuz?

Bu soruyu duyan etkili, yetkili, ilgili veya kaygılı her vatandaşımız elbette evet diyecektir. Ama icraatla desteklenmeyen istek ve sözlerin ne kıymeti olabilir?

Ormanlarımızı korumak istiyorsak, öncelikle tecavüzcüsüyle zorla evlendirilmiş gibi talihsiz bakanlık yapılanmasından kurtarmamız gerekir! Çünkü Tarım ve Orman birbirine dost değil, asimetrik hasımdır! Ormanların en azılı ve eski düşmanları tarım ve imardır. Zaten bu çarpık ve merhametsiz yapılanmanın tıpkısı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesinde de kurulmuştur. Çevre düşmanı şehirciliğin baskın ve açgözlü teşkilatlanmasının yanında, çevre teşkilatı eğreti gelin gibi sığıntı, zayıf ve sürekli gerileyen tarafta kalmaktadır.

Ormanların diğer büyük kurumsal  zararlıları Enerji, Sanayi ve Turizm Bakanlıklarıdır! Zaten sahipsiz bırakılan ormanların içinden, ilkel ve tedbirsiz şekilde iletilen enerji hatlarını aç gözlü elektrik şirketlerine çektiren, birkaç on yıllık kömür vb. geçici kaynaklar için binlerce yıl fayda üreten zeytinlikleri katlettiren, Erzincan’da olduğu gibi çevre felaketlerine bilerek davetiye çıkartan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı değil midir?

Özellikle kıyı kesimlerinde planlı çıkarılan her yangın sonrasında kanser gibi yayılan turistik binaların onaylayıcısı, belli başlı şirketlerin rant sağlayıcısı, Bolu yangını gibi doğrudan sorumlu olduğu felaketlerin, en ufak bir istifa bile çıkaramadığı pişkinliği ile Kültür ve Turizm Bakanlığı da masum sayılabilir mi?

Çevre Bakanlığına eklenen iklim değişikliği ibaresi ile alt teşkilatının, ne çevre ne de orman dostu olmadığı bellidir. O kısım sadece karbon ticareti gibi küresel rant çetelerinin haraç uygulamalarını meşrulaştırmak, sermayeyi belli kesimlere taşımak, üretim ve tüketim bağımsızlığını daraltmak, maliyeye yeni gelir ve ceza kanalları açabilmek için kurulmuştur. O yüzden iklim değişikliği hezeyanlarının da çevre ve ormandan uzak tutulması gerekir!

Buraya kadar ezcümle, Orman ve Çevrenin zorla evlendirildikleri zararlılarından kurtarılmaları, Çevre ve Orman Bakanlığı adıyla müstakil bir yapıya dönüşmeleri, Sanayii Enerji, Turizm ve Ulaştırma Bakanlıklarının fütursuz tecavüzlerinden korunabilecek mevzuat ve dirayetli bürokratlar ile desteklenmeleri şarttır! Yoksa, ormanlarımız ve bağlı kaynaklarımız güneşte kalan buz misali hızla erimeye ve yok olmaya devam edecektir. Ama sinsi inşaat ve işgaller ile, ama haince çıkarılan planlı yangınlar ile. Bizler de uzaktan çaresiz ve zelil halde vah vah diyerek dövünüp izlemekle kalacağız.

Türkiye’deki bitki örtüsü, ormanlarda tercih edilmesi gereken ağaç türleri vs. hakkında önerilerde bulunacak, ahkam kesecek ehliyete sahip değilim. Bu konuyu ve uygulamayı orman, çevre, ziraat ve doğal yaşam uzmanlarımıza bırakıyorum. Ormanların korunması ve yangın gibi afetlerden korunması hakkındaki çalışmalar ise, Sivil Savunma ile ilgili deneyim ve yetkinliklerimin kapsamına girdiğinden bu konuya da değinmek isterim.

Balığın baştan kokmasından mütevellit, Sivil Savunma hizmetlerinin bağlı bulunduğu AFAD kurumu teşkilatı da yanlış ve eksik yapılanmıştır. CB sistemine geçildikten sonra AFAD’ın İçişleri Bakanlığına bağlanması büyük bir hatadır. Sivil savunma mevzuatının tamamında ilgili kurumun en yüksek yöneticisine doğrudan bağlı olması esastır. Zaten bu yüzden, önceleri icraatın en üst birimi olan Başbakanlığa doğrudan bağlı, seçilmiş bakanlıkların üst konumunda bir yerdeydi. Şimdi ise atanmış üst düzey bürokrat hükmünde olan İçişleri Bakanına bağlanması büyük bir tenzil-i rütbedir. Diğer kurum ve bakanlıklar nezdinde etkisini kıran, teşkilat ve hareket kabiliyetini daraltan bir durumdadır. Bu dağınıklıktan ve bakanlar arası rekabetten UMKE gibi sınırlarını aşan ve fiilen AFAD’ın görev alanına girerek sahada rekabet eden kurumsal ucubelikler doğmuştur. Bunun çarpık bir sonucu olarak, kamu hastanelerinde son yıllarda yangın ve deprem gibi acil durum ve afetler için aynı konularda iki ayrı plan ve ekipler kurulması gibi garabetler yaşanmaktadır. UMKE’nin kendi alanına çekilmesi, AFAD’ın eskiyen sivil savunma mevzuatı ve planlamasını güncelleyerek kurumların ihtiyacına yeterli gelecek nitelikle planlar geliştirmesi gerekir.

AFAD’ın ülke genelinde düşürülen seviyesi normale getirildikten sonra, her kurum ile olduğu gibi Çevre ve Orman Bakanlığı ile ilgili özel bir yapılanmaya gitmesi, belediye sınırları dışındaki her yangın ve acil durumdan doğrudan sorumlu icracı kurum olarak teşkilat ve personel yapısını dizayn etmesi gerekir. Orman yangınlarıyla mücadele için kurulacak kara ve hava unsurları ancak AFAD gibi konuya odaklı bir kurum çatısı altında çok yönlü, güçlü ve verimli kalabilir.

Yukarıda saydığımız major nitelikte düzenleme ve yeniden yapılanmalardan başka, ormanlarımızı daha iyi koruyabilmek için alacağımız ilave tedbirler elbette vardır. Bunlardan önemli gördüklerimizi sıralayarak yazımıza son verelim:

1- Ülkenin her bölgesine yayılmış olarak sabit kadrolu AFAD/Sivil Savunma kuvvetleri istihdam edilmeli. Mevcut durumdaki gibi olay yerlerinde göstermelik kalan 100-200 kişilik küçük gruplar değil, ülke toplamında 300 -400 bin kişi gibi güçlü ve yeterli sayıları olmalı. Savaş ve afet durumlarında olay yerlerinde, normal zamanlarda ise belediye dışı bölgelerin yangın, koruma, geliştirme, tahkim, insani yardım lojistiği gibi kurumsal çalışmalarda bulunmalılar. Bu ekibin varlığı hızlı ve etkili operasyon imkanı verir, diğer kurumlardan önce müdahale önceliği sağlar, bölgelerin tahliye ve taşınmasında çalışır, teknik cihaz ve araç operatörlüklerinde emniyet ve isabet sağlar. Bu personelin sağlam ve gelişen yapıda kalması için savunma, sağlık, ulaştırma, enerji gibi konularda düzenli eğitim programı içinde yer almaları gerekir.

2-Ormanlık alanların korunabilmesi için görevli memur ve yöneticilere zimmetlenmesi, çapraz kontroller ile takip edilerek performans puantajı tutulması, başarı ve geliştirme hallerinde prim ödemeleri ile teşvik edilmesi, zarar ve ziyanların doğrudan sorumlulara rücu ettirilmesi sağlanmalıdır.

3-Orman ve yaban hayatını tehdit eden, yapısını bozan başıboş köpek sürüleri gibi doğal olmayan işgaller kaldırılmalıdır.

4-Orman tabanında yer alan zararlı veya yanıcı ot gibi biyolojik varlıkların doğal temizleyicisi kabul edilen kara keçi gibi faydalı hayvanların beslenmesi teşvik edilmelidir.

5-Orman alanlarının yanmasını zorlaştıracak veya geciktirecek zararsız bakteri gibi biyolojik unsurların pilot uygulamalar ile etkisi ve zararsızlığı test edilerek yaygınlaştırılması faydalı olacaktır.

6-Madencilik, tarım, turizm ve imar gibi talepler ile ormanların geriletilmesine karşı mevzuatın zorlaştırılması, bölgesel orman izleme ve talep değerlendirme uzmanlar kurulu ile önemli izin ve yetkilerin kişisel tasarruflardan kurtarılması gerekir.

7-Ormanlara karşı sabotaj, kundaklama, uydu teknolojisi ile lazer ışınlı yangın çıkarma vb. olaylara karşı bilişim ve savunma teknolojisiyle desteklenmiş koruma programları uygulanmalıdır.

Niyeti ormanları korumak olanlar için, bu sayılan tedbirlerin birkaçı bile fazlasıyla hızlı ve etkili sonuçlar verecektir. Asıl soru şu: Ah vah diyerek üzülenlerin gözyaşları içten mi yoksa timsahlıktan mı geliyor? Kaybolan ve yakılanlar sadece ormanlarımız değil, geleceğimiz ve medeniyet değerlerimizdir. Yüce Allah bizlere yardım etsin, içimizdeki ahmak ve hainlere fırsat vermesin!




Cildiye Doktorlarımıza Neler Oluyor?

Bugünlerde Türkiye’nin hemen her yerinde en zor bulunan Hekim randevusu nedir diye sorulacak olsa, Cildiye (Deri ve Zührevi Hastalıklar) denileceğini herkes öğrendi artık! Çünkü artan hastane sayısına, nüfusa veya talebe ters şekilde kamuda Cildiye doktorlarının sayısında anormal derecede azalma var! Koskoca İstanbul’da bile aylarca boş randevu bulunamıyor! Çünkü kamuda Cildiye Hekimi neredeyse kalmadı!

Sağlık alanında yapılan onca yatırıma ve gelişmeye rağmen, yaşanan bu durumun nedenlerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1- En başından itibaren haksız ve çarpık bir hesap düzeniyle kurulan Sağlık Bakanlığı Döner Sermaye Sistemi hekim dışı personel için dayanılmaz haksızlıklarla devam ediyor. Hekim dışı personelin yaşadığı kronik haksızlığın dışında hekimler arasında da ameliyat gibi yüksek puanlı girişimsel işlemleri olmayan, çoğu kere yataklı tedavi ihtiyacı duymadan hizmet veren dahili branşlardan özellikle Cildiye Hekimleri bu çarpık sistemin Kunta Kinte’si gibi ötekileştirilmiş ve ödeme sisteminde daima gariban bırakılmıştır! Çünkü onların ameliyat gibi katma değerli rant paylaşımlı, bol medikal malzemeli eylemleri yok! Hastalarını tedavi etmek için genelde yatırmaya gerek duymuyorlar. Kuru maaş ve sabit ödemelerine ilaveten, muayenelerinden gelen puanları ile operatör veya girişimseli bol dahili branşlar gibi  yüksek skorlara ulaşmaları mümkün değil!

2- Son yıllarda artan estetik ve güzellik merkezlerinin işletilmesinde kritik yetkiler için gerekli olduğundan, Cildiye Hekimlerinin  cazip teklifler ile kamudan özele transferlerinde yüksek artışlar görülüyor. Kamunun kadir bilmez, para vermez tavrından usanan Cildiye Hekimleri, daha fazla saygı görüp haklarını alabildikleri özel sektöre geçmeyi tercih ediyorlar.

3- Cildiye Uzmanlığı için yeterli ve ihtiyaca uygun sayıda asistan kadrolarının ve eğitim kliniklerinin açılmaması. Cildiye Hekimlerinin sayısı hakkında güncel verilere maalesef ulaşamıyoruz. Sağlık Bakanlığının 2006 yılı verilerine göre 579’u SB kurumlarında olmak üzere toplam 1077 Cildiye Uzmanımız varmış. 19 yıl önceki sayılarla bugünü yorumlamak zor olsa da 2025 yılında TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) kontenjanı için sadece 50 asistan kadrosunun açıldığını biliyoruz. Son yıllarda şiddetle hissedilen eksikliğine rağmen Cildiye Uzmanlığında kontenjan darlığına devam edilmesi nedendir?

Vücudumuzun her bir organı, sistemi ve dokusu elbette özel, mükemmel ve gerekli nitelikte yaratılmıştır. Diğerlerinin değerini düşürmeden cildimizin önemine değinmek zorundayız. Cildimizin korunma, sıcaklık kontrolü, duyu ve iletişim, metabolizmaya katkı gibi çok sayıda görev ve fonksiyonları vardır. Vücudumuzda olup biten hemen her türlü hastalık ve duyusal durumun tepkisini, etkisini, sonucunu cildimizden tespit ve takip edebiliyoruz. O yüzden, sırf girişimsel işlemleri fazla yok diye Cildiye Uzmanlarının kamuda garibanlaştırılmasına karşı çıkmalıyız.

Estetik ve güzellik kaygısı yaşayanlar maliyetine katlanarak, özel sektöre geçen Cildiye Hekimlerinden hizmet almaya devam edebilirler. Ama halkın sağlığına hizmet vermekle mükellef kamu kuruluşlarının, yeterli sayıda Cildiye Uzmanını istihdam etme ve memnuniyetle çalışma şartlarını sağlama sorumluluğu vardır.

Giderek kronikleşen Cildiye Uzmanı yetmezliğine karşı, Sağlık Bakanlığı hangi tedbirleri almalıdır dersek:

1- Cildiye Hekimlerinin Maaş + Sabit ödemelerine eklenecek olan teşvik ödemelerinin bir türlü çıtayı aşamayan muayene puanlarına göre değil, en az aynı hastanede işlem yapan operatör hekimlerin ortalama girişimsel işlem puanları seviyesinde verilmelidir. Uzatılmış poliklinik, hafta sonu polikliniği gibi uygulamalarda toplanan kendi puanları önceki ortalamayı geçtiği takdirde, farkı teşvik olarak ödenmelidir.

2-Müsait olan kamu hastanelerinde estetik ve güzellik birimleri kurularak; gerekli teçhizatla donatılmaları, makul oranlarda fark ödemesi alınarak SGK sigortalılarının veya Sağlık Turizmi hastalarının kozmetik sağlık hizmetlerinden yararlanabilme yolu açılmalıdır. Buralarda görev yapan Cildiye Hekimlerine, hastalardan alınan fark ödemeleri içinden teşvik payları verilmelidir.

3-İstanbul Bakırköy’de bulunan Lepra Deri ve Zührevi Hastalıklar Devlet Hastanesi, ivedilikle Eğitim ve Araştırma Hastanesi yapılarak, Sağlık Bilimleri Üniversitesi akademik şemsiyesi altında Cildiye Uzmanlığı veren bir statüye kavuşturulmalıdır. Aynı şekilde, mevcut Cildiye Uzmanlığı veren üniversite ve eğitim hastanelerindeki kontenjanlar yeni eğitim klinikleri açılarak derhal yükseltilmelidir.

Sağlık sisteminde okyanusları aşacak yenilik ve yatırımlardan sonra, Cildiye Uzmanlarını küstürüp kamuda tercih edilmez kılan sığ derelerde boğulmanın, alemi var mı Allah aşkına?!25




Yasal Hırsızlara Kim Dur Diyecek?

Beşeri yapısından dolayı zaten adaletsiz ve çelişkilerle dolu olan demokrasinin, Türkiye uygulamasında daha da kötüye kullanılmasına yol açan özelliği, finansman kaynağı olan açgözlü ahlaksız sermaye desteğidir! Dış güçler dahi önemli operasyonlarını hep finansman aparatlarıyla işletirler. Sermaye desteği ile birileri büyütülür, kağıttan kaplanlar karizmatik lider diye millete yutturulur, aykırı ses çıkaranların bütün yolları kapatılır. Bu yöntem en üstten en aşağıya kadar hemen her oluşumda kullanılan temel usule dönmüştür.

Türkiye’de tarım, ticaret, lojistik, sanayi gibi sektörlerin tamamında halka karşı sömürü düzenlerini koruyan yasal altyapı özenle oluşturulmuş, gri alanlar dizayn edilmiş, gücü yeten ve korunan işletmelerin üstte kalarak irileştiği, yetersiz veya istenmeyen işletmelerin elenerek ufaldığı bir uygulama zemini hazırlanmıştır.

Yukarıda yazdığımız şekilde çalışan sektörlere örnek olarak zincir marketler ve temel tüketim malzemeleri üreticilerini biraz açarak vermek istiyorum.

Üreticilerden başlayalım. Yasal hırsızlıklar nasıl yapılıyormuş birkaç örnek verelim:

1-Ambalajlı ürünlerde verilen resim ile içeriği asla aynı çıkmıyor! Mesela resimde kenarlarına kadar dolgun kremalı bisküvi varken içinden ortaya yapıştırıcı niyetine azıcık krema bırakılıyor.

2-Global markaların AB ülkelerinde satışa verdikleri ürünlerin içerdiği süt, protein vb. oranları Türkiye’den çok daha yüksek ve sağlıklı sınırlarda sunuluyor. AB ve ABD’de yasaklanan katkı maddeleri Türkiye’de kullanılmaya davam ediliyor.

3-Zaten sürekli fiyat güncelledikleri yetmezmiş gibi, gramaj ve illüzyon ayarları ile gizli zam ve hırsızlığa devam ediliyor. Üreticilerin kafasına göre gramaj tayin etmelerine, ambalajlarda genişlik ve çukurluk illüzyonları ile halkı kandırmalarına dur diyen yok çünkü! Her ürün için standart gramaj zorunluluğunu getirmek istemiyorlar çünkü sermaye ağaları darılır!

Zincir Marketlerin yasal hırsızlıklarına dair örneklerimiz:

1-Büyük marketlerde her markanın aynı model ürünü doğrudan satılmıyor. Çünkü o zaman vatandaş fiyat karşılaştırması yapıp tercih değiştirebilir diye. Onun yerine farklı ürünleri konuluyor veya birebir aynı dahi olsa model isimleri vb. ile oynayarak aynılıktan kurtuluyor ve diledikleri gibi davranıyorlar!

2-Tarım ürünleri ve temel tüketim maddelerinde, üreticileri sözleşmeler ile kendilerine bağlayarak piyasa kontrolünü ele aldıkları gibi; kendi aracı kardeş işletmeleri ile maliyet fiyatlarını kağıt üstünde yükselterek raf satışında fahiş karlara yasal kılıf uyduruyorlar!

3-Bütün kontrol imkanlarına rağmen vatandaşın lehine rekabet zararına girmemek için, özel fiyat tayin grupları kurarak ipin ucunu bırakmadan piyasayı yönetiyorlar. Bu yöntem yasal sınırların dışına çıksa da güçlerine güvenerek umursamadan devam ediyorlar.

Yukarıda sadece birkaç örneğini verdiğimiz yasal hırsızlıkların devam etmesinin nedeni görevini yapmayan Hükumet ve Meclistir! Hal yasasındaki boşluklar yüzünden simsarların fiyat ve ürünlerle nasıl oynadığını yıllardan beri biliyor ve yaşıyoruz! Her sene soğan, patates, limon gibi ürünlerde suni kıtlıklar ve aşırı pahalılıklara maruz bırakılıyoruz. Hükumet temsilcileri bozuk plak gibi yıllardır “Hal Yasasını çıkaracağız!” dese de aynı tas aynı hamam devam ediyor! Çünkü sermaye böyle istiyor! Meclise de özenle seçtikleri temsilcilerini yolluyorlar!

Bizlere de yegane sahibimiz olan Yüce Allah’a sığınmaktan ve zalimleri şikayet etmekten başka bir çare kalmıyor! Tıpkı siyonist katilleri halen kınamaktan öteye geçemeyen, petrol vanalarını kapatamayan, israil kalkanı üsleri karartamayan, lanet olasıca ticaretini kesemeyen, limanlarımızdan hain gemilerini kovamayan zilletimizden utandığımız ve usandığımız gibi!




Mesele AF Değil, ADALET Talebi Anlamadınız mı?

Güzel ülkemizde kimlerle anket yapılsa, en büyük sorunun ADALET olduğuna toplumun hemen her kesiminin katıldığını görüyoruz. Ne yazık ki, isminde Adalet olan bir partinin 23 yılı aşan iktidarında yaşanıyor bu garabet. Daha önceki partiler zamanında mükemmel olduğu için değil, hem iddialı hem de yetkili oldukları halde yaşanan bir durumdan bahsediyoruz.

Adaleti sadece Yargı çevresiyle düşünürsek büyük bir yanlış yaparız. Gelir ve masraf paylaşımından atamaya, fırsatlara erişimden mevzuatların uygulanma dengesine kadar her konuda temel ölçü olan adaletin, sadece ismi kalmışsa eğer başka bir bela veya afet beklemeye gerek var mıdır?

O yüzden Hz. Ali’ye atfedilen “Devletin dini adalettir!” veya Hz. Ömer’e isnat edilen “Adalet mülkün temelidir!” gibi vecizelerle adaletin en kıymetli kurumsal değer olduğuna vurgu yapılır.

Her ne kadar toplumsal beklentiler açısından hemen hepsi hüsran kaynağı olsa da, şimdilerde 10. versiyonu konuşulan Yargı Paketinin içeriğinden de asıl beklenen sonuç AF değil Adalettir! Mesela, 2021 yılına ait verilere göre, Yargıtay’a taşınan 560 bin davanın yaklaşık %62’sinde yerel mahkeme kararları değişmiştir. Genel yargı afları yüzünden bazı azılı ve kronik suçluların da faydalanarak dışarı çıktıkları, ıslah olmadıkları gibi tekrar suç işlemeye devam ettikleri de maalesef doğrudur.

Yargı paketini kuru bir genel af talebi gibi yorumlayarak işlemekten ziyade; af ihtiyacını sürekli kamçılayan en büyük kaynak olan adaletsizliğe uğrama duygu ve düşüncesini haklı çıkaran sorunlara yapısal düzenlemeler getirilmelidir.

Soyut söylemler yerine, örnekler üzerinden konuyu açıklayıp bitirelim isterseniz. Kimler AF değil ADALET istiyormuş:

  • 31 Temmuz infaz düzenleme yasası mağdurları. Aynı tarihte ve aynı suçu işleyen 2 kişiden birisinin dava dosyası yasadan önce tamamlandığı için lehte düzenlemelerden yararlanabiliyorken, diğerinin iradesi dışında dava sürecinin uzaması nedeniyle karara bağlanamadığı için, çok daha ağır şartlarda infaza tabi tutuluyorsa adalet talep etmez mi?
  • 4/4 mükerrer infaz mağdurları. Güncel dosyaları ile alakası ve tekrarı olmayan eski adli sicil kayıtları yüzünden, infazları en ağır şartlarda 4/4 oranında uygulananların adalet talebi olmaz mı?
  • Asıl suçlu olmadıkları halde, sadece hesaplarını kullandırdıkları için en ağır cezalandırılan çoğunluğu gençlerden oluşan bir kısım mahkumun 158.  maddeye göre arabuluculuk şansı bile verilmeden içeri atılmaları adalet midir?
  • Tarafların açık rızası ve devamında resmi nikahı ile aile hayatları kurulu olsa bile, eşleriyle akran grubunda bulunan gençlerin tecavüzcü gibi yargılanıp hapse atılmaları, resmi  ve dini nikahlarının yok sayılmaları, eş ve çocuklarının dışarıda, gençlerin hapiste eziyet görmeleri adalet midir?
  • 6284 sayılı yasa ile başlatılan ve iftira olduğu itiraf edilse bile kamu adına sürdürülen davalar sonucu hayatları karartılan erkeklerin, maruz kaldığı muamele adalet midir?
  • Trafik kazalarında ölüme yol açma oranı daha yüksek olan kabahatler düzenli olarak puan affı ile örtülürken, alkol aldığı tespiti veya şüphesi ile uzun sürelerce ehliyeti alınarak çalışamaz, profesyonel işini yapamadığı için geçinemez ve ailesine bakamaz hale getirilen sürücülerin, ayrıca SÜDGE kurslarında resmi eziyete maruz bırakılmalarında adalet var mıdır?
  • Boşandığı eski karısına, Allah’ın açık emri ve TMK 364. maddesindeki aile yardımı nafakası hükmüne rağmen ailesinin bakmadığı, devletin de oralı olmadığı gibi ölene kadar haraç gibi  ve ayrıca düzenli olarak katlanarak büyüyen nafaka borcunu; işsizlik, hastalık, fakirlik, engellilik, yeniden evlilik gibi meşru mazeretlerinden dolayı ödeyemeyen erkeklerin hapse atılması, hapisteyken bile borçlarının artmasında adalet var mıdır?
  • Temiz bir geçmişi ve ticari sicili olduğu halde, özellikle pandemi ve önceki krizlerde alacak çeklerini tahsil edemediği için borç çeklerini ödeyemeyen, yani piyasa tabiri ile “çeklerini çeviremeyen” esnafın, icraya verildiğinde azılı dolandırıcı gibi ağır para cezasına çarptırılması, bu ceza ödendiğinde borcundan mahsup edilmemesi, ödeyemediğinde doğrudan hapse tıkılması ve yine borç yükünün artarak sürmesi hangi adalet yaklaşımında makul olabilir? Mafyadan daha acımasız ve hep kendine yontan kamu tahsilat yaklaşımı olabilir mi?
  • 9. yargı paketi içine eklenerek vatandaşın onur ve haysiyetini, dinini, değerlerini tarifeye bağlayan, birisinin diğerine hakaret etmesinden kazanç sağlayan, hakarete uğrayana sırt çeviren bir kamu adalet anlayışı olur mu?

Bunlar gibi kronik Adalet sorunlarını çözdünüz de vatandaşlar yüzsüzlük yapıp yine gerekçesiz af mı istedi? İktidardan ve Meclisteki Vekil çoğunluğundan yargı paketi adına temel beklentimiz AF değil, gerçeğe en yakın Adalet yaklaşımıdır. Bilmem anlatabildim mi? Selam ve dua ile….




Güvenlik Korucularını Lağvetmek Güvenli mi?

Yunan mitolojisindeki 9 başlı yılan Hydra gibi yapılanmış olan PKK Terör örgütü, başlarından birisini feda ederek fesih kararı aldığını duyurdu. Gövde ve diğer başlarının şerre ve şeytanlığa hizmeti eksilmeden sürmeye; ABD, İngiltere ve İsrail gibi azılı sahiplerinin talimatına göre yeniden yapılanmaya devam ediyor.

Türkiye’de hüzünlü bir huzur ve sakinleşme umudu veren PKK terör örgütünün fesih kararının ilk zehirli meyvesi doğrudan Güvenlik Korucularımıza taciz şeklinde piyasaya sürüldü. Sanki bir anda her yer güllük gülistanlık bir atmosfere dönmüş, bütün tehlike ve tehditler yok olmuş gibi Güvenlik Korucularını da feshedip istihza ile başka işler önermeye başladılar.

Türkiye’nin batı bölgelerinde bütün olumlu şartlara rağmen, tek başına Polis ve Jandarma güçlerinin asayişi sağlamada yetersiz ve süreksiz kaldığı anlaşılınca, tekrar Mahalle bekçiliği gibi ara çözümlere dönme ihtiyacı duyulmuşken; Doğu ve Güney Doğu bölgelerimizde açık yara şeklinde hassasiyetini koruyan terör geçmişini yok sayarak Güvenlik Korucularını kamu hizmetlerinden çekip çıkarmak büyük bir ihmal veya risk olmaz mı?

Güvenlik Koruculuğu sistemi ilk ve yerel ihtiyaç uygulamasından çıkarılıp bölgesel ve hatta sınır dışı ihtiyaçlar için rutin kullanılan, afet ve acil durumlarda dahi ilk planda görev verilen düzenli bir kuvvet grubu haline gelmiştir. Korucular hakkında kötü olan en önemli husus, görev ve sorumluluklarında yükselen çıtaya rağmen, özlük haklarında ısrarla yaşatılan gerilik ve emek sömürüsüne dönüşen yetersizliktir.

Güvenlik Korucularının yasal konumları, görev unvanları, yasa ve yönetmeliklerle ayrıntılı tanımlanan görev şartları yeniden tanımlanmalı, asgari olarak “Mahalle Bekçileri” seviyesinde özlük ve yasal şartlar sağlanarak silahlı kuvvetler içinde “Köy Bekçileri” gibi bir statü ile yer almaları sağlanmalıdır. Eğitim ve kabiliyetlerine göre, diğer silahlı kamu görevlilerine sağlanan dikey kariyer imkanları açık tutularak kaliteli hizmet ve özveriyle çalışmaları teşvik edilmelidir. Güvenlik Korucularının yapılandığı bölge sınırları ve kadro imkanları içinde makul nedenler ile tayin veya becayiş ile yer değiştirme gibi kolaylıklar sağlanmalıdır. Kronik olarak devam eden düşük maaş, emeklilikte tazminat yokluğu, çok düşük emekli aylığı gibi ekonomik sorunları ivedilikle çözülmelidir.

Bugün eğer “Terörsüz Türkiye” slogan ve kampanyaları yapılabiliyorsa, bu kazançta diğer Kahramanlarımızın yanı sıra  aile boyu canıyla ve malıyla mücadele eden Güvenlik Korucularımızın varlığı ve hakkı inkar edilmemelidir. Terörsüz Türkiye’nin sürdürülebilir olması için, dostlara güvence, hainlere çekince veren sağlıklı bir yapı olarak Koruculuk sistemi revize ile devam ettirilmelidir.

Daha ortada doğru dürüst bir gelişme yokken, terör örgütü PKK militanları KCK ve PYD gibi isimler altında etrafımızda faaliyet göstermeye devam ederken, paçaları erkenden sıvarcasına Güvenlik Korucularını lağvetmeyi tartışmayı dahi derin devlet aklına yakıştıramayız! Sırf Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Anayasa değişikliğine destek alabilmek için Kahraman Güvenlik Korucularımızı siyasi yem vermeye kalkılacağına da ihtimal vermek istemiyoruz! Aman dikkat diyelim! Kahraman Güvenlik Korucularımız, aslanların yemek için istediği “Sarı Öküz”den çok daha kıymetli, stratejik ve değerlidir! Sadece şehitlerinin aziz kanları bile, korucuları düşmanlığından istemeyen salyalı ağız sahiplerinden milyonlarca kat ağır basar! Böylece biline…




PKK’nın Kendisi mi Dağıldı Yoksa Kuyruğu mu?

“”PKK KENDİNİ FESHETTİ” ifadesi 12 Mayıs 2025 tarihli bugünün sosyal medyasında trend topic denilen liste başı gündem maddelerinden birisi oldu.

Öncelikle hiç eğip bükmeden şunları söyleyelim:

Bugüne kadar PKK odaklı terörle mücadelede şehit edilen resmi ve sivil vatandaşlarımızın ruhları şad, mekanları Cennet olsun!  Çatışma veya hain terör eylemleri nedeniyle yaralanan, gazi olan vatandaşlarımıza Allah sağlık ve selamet versin! Bu dinsiz ve imansız örgütten  maddi ve manevi zarar gören herkese büyük geçmiş olsun!

Öyle veya böyle, PKK’nın köşeye sıkıştırılıp geriletilmesinde zerre kadar emeği olan bütün siyasi ve idari yetkililerden Allah razı olsun! Ki bu duaya İHA ve SİHA gibi gurur kaynaklarımızı üreten resmi-özel işletmelerimiz de dahildir.

Meseleye dar açıdan ve dayatılan çerçeveden bakınca, gerçekten PKK’nın kendisini feshederek bütün yasadışı işlerden çekildiği zannına veya pembe rüyasına kapılabiliriz. Ama PKK’nın iplerini tutarak yöneten kuklacı güçlerin şeytani hırs ve hilelerini, PKK’nın faaliyet gösterdiği çok uluslu coğrafyanın genişliğini dikkate alırsak, bu kadar saf ve naif olmamamız gerektiği açıktır.

O yüzden, köşeye sıkışınca kuyruğunu bırakıp kaçan kertenkele gerçeğine atıfta bulundum. PKK’nın Türkiye’de kendisini feshettiğini ilan etmesi, elbette Devletimiz açısından büyük bir başarıdır. Hainlerin terör üretmeye zorlandıklarının bir göstergesidir. Bu başarıyı küçümsemeye veya PKK’nın yaşadığı hezimeti görmezden gelmeye gerek yoktur.

Kertenkele, kuyruk gibi değerli bir organını sessizce feda ederek gitmez. Kopan parçanın çılgınca eğilip bükülmesi, zıplayacak kadar hareketli olması aynı zamanda dikkatleri çekerken sinsice kaçmak için bir taktiktir. PKK’nın fesih kararını bu açıdan dikkatli değerlendirmek ve tedbiri elden bırakmadan izlemek zorundayız. Hamaset ve karşılıklı propagandalara ihtiyatlı durmalıyız.

Suriye’de ABD, İsrail ve İngiltere destekli olarak semirtilip büyütülen PKK kollarının, isim değiştirerek ve kravat takarak ülke yönetiminde söz sahibi yapılmalarını endişeyle izlemek zorunda kaldık. Türkiye’de feshedilen PKK güçlerinin Irak, İran ve Suriye’deki unsurlarını yok sayamayız. Bu fesih kararı farklı bir yapılanma veya isim altında yeniden terör üretmeye teşne olmamalıdır. Kertenkelenin kopan kuyruğu yeniden çıkar ve güçlenir. Benzer durum PKK varyasyonları için de düşünülmelidir.

Dış politika konusunda bilgi ve deneyimi güçlü olan dostlarımızın ortak endişesi, bölgemizde İsrail’e uydu olacak bir federe Kürt devletinin PKK unsurları yönetiminde kurulmak isteneceğidir. Böyle bir plan varsa da Yüce Allah nasip etmesin, emellerini kursaklarında bıraksın! Bizler de dikkatli ve kararlı duralım. Geçmişte olduğu gibi hainlerin istismar edebileceği tutum ve davranışlardan kaçınalım. Yüce Allah bu fesih gelişmesini birliğimizi ve beraberliğimize güçlendirmeye vesile eylesin! Amin…




İklim Fitnesi Sona Ermedi, Hemen Gevşemeyelim!

Geçtiğimiz hafta milletin yoğun tepkisi sonucu komisyona geri çekilen “İklim Kanunu Teklifi” ile artık hemen herkesçe bilinen tehlikeler geçmedi! Aksine, zaten sinsice hayata geçirilen esasları ile toplumu ve ekonomiyi dönüştürmeye başladı bile! Sadece paket halinde ve gelir odaklı maddelerini meclisten geçirme arzularına bir süreliğine ket vuruldu. Çünkü  Paris İklim Anlaşmasını 2016’da imzalayan Türkiye, 6 Ekim 2021’de TBMM’de onaylayarak resmen taraf oldu bile! Anlaşma şartları gereği er veya geç bu hükümler kanunlaştıracak veya anlaşmadan çekilerek vaz geçeceğiz. Hükumetin daha doğrusu CB Sayın Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi gibi çekilme niyetini gösteren zerre kadar bir emare olmadığına göre, kimse boşuna sevinmesin, gevşeyip meydanı boş bırakmasın lütfen!

İklim hakkında daha önce yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine 2004 yılında katılan Türkiye,  Kyoto Protokolüne de 2009 yılında katılmıştır. Her iki sözleşmede Türkiye’nin durumu gelişmekte olan ülkeler statüsünde olduğundan, yaptırım ve taahhütlerden korunmuş, teşvik edilen seviyede kalabilmiştir. Ancak Paris Anlaşması ile ülkemizin korunaklı durumu sona ermiş, tam sorumlu taraf ülke olarak gelişmiş ülkelerle aynı yükümlülükler altına sokulmuştur!

Olayın trajikomik yanı şudur: Türkiye’nin en son hesaplanan 2023 yılı karbon emisyon oranı yalnızca  %1,2 olarak 14. sırada olmasına rağmen, bu kadar radikal ve yıkıcı taahhütler altına sokulurken; 1. olan Çin %32, 2. olan ABD %13, 3. olan Hindistan %8’lik devasa paylarına rağmen bu kadar zorlanmamıştır. ABD dalga geçer gibi sözleşmeden çekilmiş, Biden döneminde 2021’de tekrar kabul etmiştir. Daha önce çekilen Trump’ın yeni döneminde de Paris Anlaşmasını dikkate almayacağı bellidir! Asıl sorumlu ve suçlu olanlar bu kadar pervasız takılırken, Türkiye’nin bütün sanayi, tarım ve kentleri ile birlikte ekonomisini iğdiş edecek sorumlulukların altına girmesi, dünyaya göre küçücük bedeninde bu kadar katı rejime tabi tutulması nedendir?

İklim değişikliği düzenlemelerinin ardında küresel hegemonyanın ülkeleri maddi ve manevi olarak esir almak, Allah’ın yarattığı hava ve su gibi doğal kaynakları birer baskı ve hayasızca kazanç unsuru haline dönüştürmek gibi şeytani planları var. Çevre duyarlılığı altında sahnelenen propagandaların amacı insanları ikna ederek, yeni kölelik düzenine gönüllü katılımlarını sağlamaktır. Pandemi ile bu senaryonun pilot projesi uygulandı ve kitlesel manipülasyon teknikleri son kez test edildi. Şimdi vites büyüterek daha geniş ve kalıcı projelerini uygulamaya başladılar.

Tıpkı İstanbul Sözleşmesi gibi, İklim Değişikliği Anlaşmalarını da maalesef kendi oylarımızla seçip yetki verdiğimiz Sayın Recep Tayyip Erdoğan hükumetleri başımıza bela etti. Daha İstanbul sözleşmesinin açtığı yaraları saramamışken, bir de iklim değişikliği fitnesinin yıkıcı ve yok edici zararlarından korunmak için Milletçe teyakkuz halinde olmalıyız!

Paris Anlaşmasından çekilmek, İklim Değişikliği Başkanlığını kapatmak, Çevre ve İklim Değişikliği Bakanlığını değiştirmek, bankalara bile sirayet eden karbon ayak izi saçmalığını kaldırmak, tarım ve ekonomimizi, hayvancılığımızı aile ve sosyal değerlerimizi hedef alan her türlü tasarruf ile sonuna kadar mücadele etmek bütün vatandaşların siyaset üstü hakkı ve ödevidir! Allah bizlere bu konularda yardım etsin ama, öncelikle bizim de yardım isteyecek ve bunun için çalışacak şuurda kullardan olmamız gerekir! Öyle değil mi?